ShowcaseImage

Asırlardır toplumuzun öğretilerini yaşadıklarımıza uyarlarken geleceğe daha iyi miras bırakmak için verdiğimiz mücadeleyi geçmiş kuşaklardan devralarak yaşatmaya çalışırız. Asırlardır toplumsal yaşantılara uyarlanarak yaşatılan kültürel birikimler toplumların sosyal ve coğrafık yapılarına uygun hale getirilmeye çalışılır..

Kültürel birikimler bölgesel yaşamın koşullarını tamamlayıncaya dek kendisini sorgulayarak süzgeçten geçirir, toplumu yeniler ve de yaşamına yön verir... Toplum kendisini yenilerken aynı zamanda geçmişte yaşananlarla sürekli karşı karşıya gelmek zorundadır. Buna, bir nevi sorgulama dönemi de diyebiliriz. Din de dahil olmak üzere gelenek ve görenekler yaşatılmaya çalışılırken dönemlerin yaşam koşullarıyla çakışmayacak düzeyde topyekün tüm kültürel değerler mutlaka ele alınmalı ve sorgulanmalıdır.. Daha iyisini, daha güzelini, daha doğrusunu, daha insancıl yönünü bulmak için çaba sarfedilmelidir..

İnsan, yeryüzüne hükmeden en barbar yaratık olarak tanımlanır... Kısaca doğanın efendisi olmak için gerekirse tüm doğayı kan ve barutla temizleme gayreti içine girer... Kendimizi bu sıfattan uzat tutmaya çalışırken, birey olarak yaşayan canlılara ve doğaya verdiğimiz zararları bir kenara bırakarak kendimizin de insan olduğunu nedense unutur, tabiri caizse kendi barbarlığımızı arka planda tutmaya çalışırız.. Halbuki düşünen, sevgiyle donanan, doğa canlısı yaratıklarız değil mi?..

Gelenek ve göreneklerden yola çıkarak toplumun öz değerini korumaya çalışan bizler, bazen korumaya çalıştığımız değerleri bir kenara iterek, yeni gelenekler yaratıp, sorgusuz-sualsız kabullenerek hayata geçiririz. Ve bu zamanla yeni bir kültürün ortaya çıkmasınada yol açar.

İster ülkede olsun, isterse yurtdışında toplum olarak herkesin yaşadığı ve de zorunlu olarak hayata geçirdiği ritüellerden sadece birtanesini ele almak istiyorum..

Son otuz yıldır hemen, hemen heryerde sürekli karşılaştığımız ve de geleneksel hale getirdiğimiz cenaze günü, cenaze sahiplerinin yemek vermesinin doğru olup olmadığını hep birlikte sorgulayarak tartışalım diyorum...

Neredeyse tüm toplumlara yayılan ve de "zorunlu gelenek" miş gibi ailelere kabullendirilen cenaze anında yemek verme olayı gerçekten çok abartılmıyor mu?

Cenaze esnasında kederli olan ailenin gelen misafirlere yemek verdiğini hepimiz biliyor ve görüyoruz. Acılar henüz tazeyken, kayıplarımızın ardından yaşadığımız keder, ızdırap,efkâr, hüzün ve yorgunluğa eklenen yemek verme faslının toplumsal geleneklerimize ait olduğunu zannetmiyorum.

‘Eskiden’ diye başlayarak bugüne aktarılan gelenekleri ‘yeni’ ortamlara yerleştirerek, eskiymiş gibi göstermek toplumun gelenek ve göreneklerini tamamen yozlaştırmaktan başka birşey değildir.

Ben, bu konunun, toplumumuzla birlikte inanç önderlerimiz tarafından mutlaka tartışılmasının gerekli, gerekli olduğu kadar da zorunlu olduğuna inanıyorum.

Ölümlerin ailelere verdiği ağır tahrip, acı ve hüzün tazeyken, cenaze sahiplerini mali olarak da zorlayıp üç gün yemek vermekle yükümlü kılmak adeta bir zulümdür.

Bu konuyu dile getirmenin asıl nedeni; aramızdan ayrılan herhangi bir canın geride kalan yoksul ailesinin cenaze günü topluma karşı mahçup duruma düşmesini engelleme isteğidir

 

Tekrar sormak istiyorum, bu bir gelenek midir?  Gelenek değilse neden gelenek haline getirildi?

Kural haline getirilen bu uygulama tüm inanç kuruluşlarca  karara bağlanmalı ve  mutlaka kaldırılmalıdır..

 

Cenaze esnasında cenaze sahibi acı içindeyken ikramını hakikatlerle asla bağdaştıramayız..

 

 

Emir Ali Kaplanseren