ShowcaseImage

Yaşamında derin iz bırakan Halepçe katliamın izidir. Bu iz silinmez.

Kürdlerin tarihinde yaşadığı bir çok direniş bir çok ayaklanma vardır.

Aynı şekilde bir çok yenilgi de vardır. Bir çok ihanet ve katliam.

Halepçe’de yakın zamanda yaşadığımız bu örneklerden biridir.

16 Mart 1988’de sömürgeci Irak devletinin faşist cani Sadam Hüseyin yönetimi uçakları mazlum sivil savunmasız Kürd halkının üzerine yolayarak başta Halepçe, Derbendikan, İnap ve Ducay bölgelerine kimyasal bombalar, biyolojik gazlar yağdırdı, katliamın en büyüğü Halepçe ilçesinde oldu.

16 Mart 1988’de sabah savaş uçakları Güney Kürdistan’ın Halepçe’nin ve çevresine  sarı bir toz serpti. Oluşan toz bulutu önce kırmızıya ,sonra maviye döndü.

Ardından yer gök kokmaya başladı.Tek bir kurşun sıkılmadan, bombalar patlamadan, tanklar yürümeden# evler yıkılmadan, camlar kırılmadan, duvarlar çökmeden,  tek bir damla kan akmadan  Halepçe ve çevresi ölüm uykusuna daldı.

Bir çocuk için en güvenli en huzurlu annesinin kollarıdır.

Annesinin yüreğinden daha sıcak yer yoktur.

Kimi bebeklerin, çocukların uykularında biyolojik kimyasal gazıyla boğulması. Bebeklerin sabah annesinin emdikleri sütü yutmadan, inekler sağılmadan, köpekler sabah havlamadan, kuzular, kidikler meleşmeden, horuzlar ötmeden,bacalarda duman çıkmadan ölüm uykusu Halepçe ve çevresini biyolojik ve kimyasal gazlarla yerle bir etmişti.

O gün dostluğun, şefaatin bir işe yaramadığı annelerin bebeklerini unutuğu, hamile gelinlerin düşük yaptığı, güneşin yıldızların sönüp düştüğü, dağların ağladığı,denizlerin, göklerin yarıldığı, yerin sarsıldığı, sesin kesildiği,Tanrının sustuğu görmediği bir kıyamet günüydü.

Halepçe’de insanların biyolojik kimyasal gazıyla çırpına çırpına can vermesi uyandıramadı insanlığın vicdanını.

Çocukların ölümünü gören annelerin delirmiş üstlerindeki elbiseleri parçalayışlarını çocukların yaşlıların, bebeklerin, meydanlarda kimyasal gazlarla çırpına çırpına can vermesi bütün dünyanın gözleriyle gördüğü biyolojik silahların kurbanların çığlıklarını görmemezlikten gelen insanlığın vicdanı nerede, insanlık, insanlığını unutmuş, bigâne gözlerle seyrediyordu.

Ölüm kokusunun ulaştığı yerde sağ kalabilenler kan kustular yıllarca vucutlarında yaralar açıldı.

Sağ kalanlar ölülerini gömmeden, ağıtlar yakmadan, arkalarına bakmadan dağlara doğru kaçtılar.

Bir sel gibi dağdan kopan bir çığ gibi çoğalarak,büyüyerek aktılar dağlara doğru...

On binler, yüz binler yaya olarak kaçtılar dağlarda,vadilerde,uçurumlarda yuvarlanarak nehirlerde boğularak, açlıkta, hastalıktan ölenler.

Tarih boyunca Mezopotamya’da ne Asurların ne Babil ve Med nede Büyük İskenderin döneminde Havarların (imdat çığlıklarının) feryatların dağları aşıp göklere yükseldiği o gün gibi başka bir gün yaşanmadı.

İkinci Dünya şavaşında sonra kimyasal silahlarla yapılan ilk büyük katliam oldu.

Sinyanür hardal ve pek çeşit kimyasal gazın kullanıldığı bu bombalar beş binde fazla sivil savunmasız çoluk,çocuk yaşlı,bebekler vahşi bir şekilde katledildi,sokaklar,meydanlar cesed doldu.Halepçe ve çevresi gaz bulutları kapladı.

Kürd halkının yaşadığı vahşet bununla sınırlı kalmadı,yüzbinlerce kişi Halepçe ve çevresinde göç yollarına düştü,evlerinde yurtlarında,sevdiği topraklarda koparak belirsizlik içinde yürüyorlardı.

Kana susamış faşist Sadam Hüseyin’in zülmünden kaçanlar bu kez Türk sömürgecilerin zülmünün pençesinde buldular kendilerini,sığınma kampları gibi hiç alışık olmadıkları,tanımadıkları yerlerde belirsizlik içerisinde tel örgülerle çevrilmiş toplama kampları oluştu.

Buralarda toplanarak Kürdlerin açlık,soğuk,hastalıklar sık sık yaşanan zehirlemeler kısacası ölümü bekliyordu.

Türk halkı Kürd halkının bu acısını görmezlikten geldi.

Dünya bu vahşete sesiz kaldı.

16 Mart 1988’de Güney Kürdistan Halepçe ve çevresinde katliam yapılırken o sırada 53 üyeli İslam konferansı Kuveyt te toplantı halindeydi, sonuç bildirgesinde,Halepçe’de olan soykırıma karşı küçücük bir atıfta bulunmadı.

Ama Bulgaristan’da Türklerin isimlerini değiştirilmesi kınıyorlar, Bosna’da yapılanları kınıyorlar.

Yeryüzünde kimliği yasak dili yasak dede den babaya babadan tornuna kadar soykırıma uğramış bir halkı görmüyorlar,bu halkın acılarına ilgisiz kalması iki yüzlülüktür, sahtekârlıktır.

16 Mart 1988’de İzmir’deydim sabah kalkarken her sabah olduğu gibi önce televizyonu açarım.

Televizyonu açar açmaz haberler veriyordu, insanı duygularını yetirmiş vahşi diktatör Sadam Hüseyin mazlum Kürd halkının üzerine  kimyasal ve biyolojik bombalar ve gaz atığını haber başlıklarını veriyordu.

Bunları duyar duymaz hemen İzmir’de garaja gitim,Diyarbakır’a doğru yola çıktım Güney Kürdistan’da kimyasal gazlarda,silahlardan dolayı göç edip Kuzey Kürdistan’a gelen Güneyli kardeşlerimizin acılı annelerimizin,yaralı çocuklarımızın yanan yürekleri ve acılarını birazda hafifletmek için Diyarbakır halkımızla beraber seferber olmuştuk.

Ben Diyarbakır’a ulaştığımda o çocukların bakmaya kıyamayacağımız kara gözleri bir şeyler ifade ediyordu.

O anaların duruşları ve mağdur bakışları geride bıraktıkları vahşi katliamlarda yaşamını yetiren yakınlarını dedelerini annelerini,çocuklarını onların yüz ifadelerinde kendini gösteriyordu bu üzüntü onların duygularında kendini ifade ettiriyordu,insan dayanamazdı.

Çocukların,bebeklerin çığlıkları,haykırışları umutlarını geride bıraktıkları oyuncaklarını okuldaki arkadaşları köyünde sokaklarında uzaklaşmış sevdiği topraklarda uzaklaşmış hiç tanımadıkları yerlere belirsizlik içinde tel örgülerin içinde tecrit edilmiş şekilde yaşıyorlardı.

Bu trajedi benim yaşamında çok büyük iz bıraktı,asla ve asla unutmadım,halende kulaklarımda o çocukların çığlıklarını hisediyorum o kadar korkunç o kadar acılı o kadar karanlık günlerdi ki hatırlatmak bile istemiyorum.

Halepçe katliamın acısının bu coğrafyada kimliklere ve kültürlere,halklara insanlığa yönelik yürütülmüş inkar politikalarının bir vahşetidir.  

Tüm dünya’nın gözü önünde yapılan bu vahşet bu insanlık dıramı hiç kimsede ses çıkarılmamıştı.

Sözüm ona dünyayı Sadam Hüseyin’in kimyasal silahlardan koruma adı altında Irak’a saldıran başta ABD ve Batılı emperyalist devletler Güney Kürdistan’da yaşanan bu vahşeti o dönemde görmemezlikte geliyordu.

Çünkü suçluları kendileriydi.Irak-İran savaşında Sadamı destekleyen ona ölüm saçan bambalar ve kimyasal gazları veren ve Kürd halkının üzerine yağdırılması sağlayan ABD ve Batılı devletlerin kendisidir.

Halepçe ve çevresine yağan bombalar ve kimyasal gazlar,Batılı devletlerin üretiği kimyasal ve nükler silahları bu Batılı devletler üreti.

Ama bunları üretirken kendilerini garantiye aldı.Halepçe onların aklına gelmedi.

Sadam Hüseyin ne zaman kendileri için tehlikeli olmaya başlayınca Halepçe vahşeti o zaman aklına geldi.

Kimyasal silahı kulananların sadece bir coğrafyadaki hayat emarelerini değil tüm gelecek nesilleride yok eder.

Bu silahlar sadece insanlara zarar vermez,doğaya,suya,havaya,toprağa yani doğada yaşayan bütün canlı varlıklara zarar verir.

Almanya’da faşist Hitlerin nazi kampları Japonya’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) nin atom bombası kulanıldığı Japanya’nın Hiroşima ve Nagazaki’ler nasıl dünya insanlığın belleklerden silinmemişse Halepçe’de silinmez.

Aslında Halepçe Kürdlerin maruz kaldığı acılar açısında bir dönüm noktası bir semboldur.

Adeta Kürt halkının dört parçada maruz bırakıldığı acıların bir özetidir.

Bu korkuç silahları kulanan faşist diktatör Sadam ölmüş,ama imha etmeye çalıştıkları halk ve degerler asla yok olmaz.

Dünyanın en barbar sömürgeci devleti olan Türk devleti halen de Kürdlere acı dolu soykırım ve katlaimlar yapmaktadır.

Tarih,Cizre,Sur,Şırnak,Yüksekova,ile beraber bir daha geriye aktı.Halepçe sokaklarında gezinen kadınların o solgun gözleri,çıklıkları bir kez daha Cizre, Şırnak, Sur, Yüksekova’da filizlendi.

Kürdistan şehirlerini yerle bir eden faşist diktatör R.T.Erdoğan tarihin çöp sepetine girmiştir.

Ama imha etmeye çalıştıkları halk ve degerler asla yok olamaz

Bu acıların tekrar olmaması için yaşadığımız coğrafyada birliği sağlamak savaşa karşı çıkmamız gerekir, zülüm ve zorbalığa karşı durmamız gerekir bu bir insanı görevdir.

Halkların özgürce yaşadığı ve her kesimin kendini özgürce ifade edeceği kendi diliyle kimliğiyle, inancıyla yaşayacağı bir ortamın yaratılması için mücadele etmeli, çaba sarf etmeli.

Kendi acısının bilincine varmayan onu dillendirmeyenlerin gerçek anlamda var oldukları söylenemez.

 

Yaşar Dayanç