ShowcaseImage

Bir gün bizim yaylaya çerçi gelmişti. At üstünde, terki'sindeki yükle beraber…Bir miktar erik,pestil ve biber vardı heybesinde…Çerçi, erik,pestil ve biberle ilk defa tanışıyorduk. O iri ve kan kırmızısı eriklerin kokusu halen burnumdan tütüyor…Tek bir tanesini yiyebilmek için neler vermezdim ki..! Her birşey çok farklı gelmişti bana, her şey çok mükemmeldi. Ama lanet olası paramız yoktu. Alıp yiyemiyorduk işte.. Alabilenler ise para karşılığı değil, eski elbise veya kap-kacak karşılığında alırdı. Sonra annem geldi. Bir miktar biber aldı.

Pişirdi....

Biberin kendine has o güzel kokusu tüm yaylayı sarmıştı. Yaylamız ilk defa biber kokusuyla tanışıyordu. Farklı kokuyu alan her canlıdan bir hareketlilik başlamıştı..Kediler bile kapının eşiğinde toplanmış garip garip sesler çıkarıyordu..Hepimiz sabırsızlıkla ocağın başında bekliyorduk..Yedi kardeş,yedi kaşık ve yedi aç yürek bir de kediler...

Annem 'başla' komutu verince hepimiz bir anda sofraya gömüldük.. Ekmeğini alan saldırmaya başlamıştı. Aslında nasıl yiyeceğimizi tam olarak bilmiyorduk. Kimi kaşıkla,kimimiz ekmek arası yapmıştık. Ekmeği bandırıp kibarlık yapanlar aç kalmıştı..Öyle bir hızlı, öyle çok iştahlı yiyoruz ki..kavga eder gibi,,boğulurcasına,,tıka basa ve ölümüne…

Lakin bir sorun vardı...Biber çok acıydı. Hem de çok çok fazla…Ama olsun,,biz yemekten asla vazgeçmiyoruz. Gözlerimizden yaş akıyordu. Gözlerimiz kıpkırmızı,kan çanağı olmuştu..Hem yiyorduk hem de hüngür hüngür ağlıyorduk…

İşte öyle..!

.............................

Mustafa Kılıçgedik