ShowcaseImage

Acemler ‘ de “Haydar” ve “Şirin”, Kürtler’de “Şêr” , Yahudiler’de “Levi” , Araplar’da “Esed” veya “Esat”  Türkler’deki  “Aslan” veya “Arslan” sözcüklerine karşılık gelmektedir.Müslümanlar cihad halindeydiler.

Uhud savaşında yenilgi almışlardı ama Allah’ın emirlerini tüm dünyaya iletmek gibi zorlu bir görev yerli yerinde duruyordu. Müslümanlar yeni bir devlet kurmuşlardı ve ekonomilerinin en önemli gelir kaynağını savaş ganimetleri oluşturuyordu. Mekke’nin kervanları hala ciddi bir tehdit altındaydı. Mekke’li Müşrikler artık bu tehdidi kökten ortadan kaldırma konusunda kararlıydılar.

627 yılında Ebu Sufyan, HalidİbnülVelid, AmrİbnülAs'ın önderlik ettiği güçlü bir Müşrikler ordusu Medine üzerine yürüyordu. Çöl’de göçebe Arap Bedevileri bir takım maddi kazançlar ve vaadler karşılığında satın alınarak saflara katılmıştı. Bu ordu şimdiye kadar Müşrikler tarafından oluşturulmuş en kalabalık ve donanımlı orduydu. Peygamber Muhammed haber alır almaz kurmay heyetini topladı ve onlara fikirlerini sordu. Herkes bilinen ve önceden denenmiş savaş taktiklerini tekrarlayıp durdu. İçlerinden biri hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir öneri ortaya attı. “Hendek kazalım!” dedi. Bu öneriyi yapan İranlı Salman’dan başkası değildi. Salman’ın “mühendisliği” buradan gelse gerektir.

Medine üç tarafı tepelerle çevrili bir araziye konumlanmıştır. Bir tarafı ovadır ve saldırılara karşı korunaksızdır. Hendek kazılacak taraf işte bu taraftır. Başka zaman ve zeminde başkalarınca çocuksu bulunacak bu öneri Peygamber Muhammed tarafından dahice bulunur ve uygulamaya konur. Şehir’in ovaya açılan kısmına derince ve nispeten genişçe bir hendek kazılır. İnsan emeğinin ve dayanışmasının en olmadık işleri en kısa zamanda nasıl hal yoluna koyduğunun bir nişanesi olur bu hendek.

Müşrikler ordusu Medine önlerine geldiklerinde o güne kadar görmedikleri ve bilmedikleri bu durum karşısında, ne yapacaklarını bilmez bir halde kala kalırlar. Araplar bu tip bir savaş ve savunmayı ne görmüşlerdi ne de duymuşlardı. Savaş dediklerinde akıllarına karşılıklı yiğitlerin çıkıp kozlarını paylaşmaları gelirdi. Artık Allah kime ne verdiyse! Oysa burada apayrı bir şey söz konusuydu. Hendek’in karşı tarafında yer alanların bilinen savaş metodlarına başvurmaya hiç mi hiç niyetleri yoktu. Müşrikler karşı tarafı korkaklıkla suçluyor, ova’da kozlarını paylaşmaya davet ediyorlardı, ama Peygamber, bu tahriklere kapılacak, onlara kanacak biri değildi. Müşriklerin birkaç kez hendek’i aşma teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmış, oturup beklemekten başka yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Moralleri her geçen gün bozuluyordu. Başka hal çareleri aranmalıydı.

Ebu Sufyan kurnaz bir adamdı. Bir yolunu bulup şehirde kalmış olan son Yahudi kabilesi Beni Kurayza’nın ileri gelenleri ile irtibata geçti ve kaleyi içeriden fethetmek için onlarla anlaştı. Ancak saldırının başlatılacağı günler Yahudilerin kutsal Şabat günleriydi ve Yahudiler bu kutsal günlerde savaşmayacaklarını Ebu Sufyan’a bildirdiler. Bu hareketlilikten Peygamber Muhammed ve Müslümanlar haberdar olmakta gecikmediler. Allah’ın hikmeti olsa gerek, bir süre sonra ortaya çıkan fırtınalı yağış Müşrikler ordusunun tüm şevkini kırdı, perişan etti. Homurtular artmaya başlamıştı. Artık Ebu Sufyan’ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 15 Nisan 627 ‘de atına bindi ve Mekke’ye doğru sürdü. Kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Şimdi Beni KurayzaYahudileri’nin hesap verme zamanıydı. Etrafları kuşatıldı. Yahudiler iç kalede savunma pozisyonuna geçtiler. Kuşatma birkaç hafta sürdü ve sonunda koşulsuz olarak teslim olmaya karar verdiler. Bu kabilenin akibeti, hendek savaşında ölümcül bir yara almış olan Sad İbniMuaz adında bir Müslümanın yargıçlığına terk edildi. Sad, Yahudi dostu olarak biliniyordu. Ancak Kureyşliler'le yapılan ufak çaplı bir çatışmadan ölümcül bir yara almıştı ve bundan Kureyşliler’le işbirliğine giden Yahudileri sorumlu tutuyordu. Sad öncelikle vereceği karara her iki tarafın rıza göstermesi gereğini şart koştu. Yahudiler, Sad’ın haklarından hüküm verecek kişi olarak seçilmesine sevinmişlerdi. Bu nedenle bu ön şartı ilk kabul edenler onlar oldu. Sad, hükmünü verdi: “ Beni Kurayza’nın bütün erkekleri idam edilecek, kadınlar ile çocuklarsa köle olarak satılacak” dedi. Peygamber Muhammed’in bu karara bir itirazı olmadı. Ancak İslam dinini benimseyecek olanların hayatlarının bağışlanacağını hatırlatmayı ihmal etmedi.

Kurban Said’e göre o gün pazar yerinde büyük bir çukur açıldı ve birbirine zincirlenmiş halde getirilen Yahudi erkeklerinin başları gövdelerinden ayrıldı. " Allah'ın Aslanı" Ali'nin kılıcı o gün Yahudileri biçti durdu. “Medine’li Yahudiler mertçe yaşamayı başaramamışlardı, ama mertçe ölmeyi bildiler. Beni Kurayza’dan kimse canını kurtarmak için inancından vazgeçmeyi kabul etmedi…” (age. Sf.220)

Yine Said’e göre bu Yahudiler içinde Zübeyr adında bir adam vardı ve zamanında Sabit adında bir Müslüman’ın hayatını kurtarmıştı. Sabit, İdam edilecekler arasında Zübeyr’in olduğunu fark edince “ sen zamanında benim hayatımı kurtardın, şimdi sıra bende” diye ona seslendi ve canının bağışlanması ve mal mülkünün geri verilmesi için Peygamber Muhammed’den izin istemeye gitti. Peygamber bu isteğini olumlu karşıladı ve koşarak Yahudi Zubeyr’e müjdeyi verdi. Ancak Zubeyr bu alicenaplığı reddetti ve “Kardeşlerime katılacağım. Ömrüm sonuna geldi; dostlarıma kavuşmak için sabırsızlanıyorum” diyerek ipi göğüsledi.

Ortaya çıkan yeni durumu özetlemek bakımında Kurban Said’den uzunca iki paragraf aktararak bu konuyu noktalamak istiyorum.

“Bu, Medineli Yahudiler’in sonu oldu. Yahudiler çok büyük hatalar yapmamışlardı. Kendilerini ellerinden geldiğince korumuşlar, barış içinde yaşamaya çalışmışlar, düşmanın gücünden korkmuşlardı. Öte yandan Peygamber’i acımasızca alaya almışlar, onun hakkında uygunsuz şarkılar söylemişler, onu yalnızca karşı çıkmak üzere dinlemişler ve kadim atalarından aldıkları ilkel dine harfiyen bağlı kalmışlardı. Onların yıkımını getiren de bunlar oldu…” (age.sf:221) 

“Peygamber’in kenti Medine artık birlik içinde bir inanç kentiydi; dinsizlerin kaba alaylarından bütünüyle temizlenmişti. Muhammed artık Müslümanlar’ın büyük topluluğunu yönetecekti.” (age. sf.221)

Medine'de durum böyleydi.

Hicret'in yedinci yılında,yani 628 yılının Zilkade ayında Peygamber Muhammed dahice bir karar aldı. O güne kadar putlarda dolu olduğu için lanetle andığı Kabe’yi , Hacer-i Evsed’i ve bu ikisini çevreleyen avluyu dünyanın en kutsal yeri olarak ilan etti. Kabe’de binlerce yıldır yapılagelen ayin ve törenlerin de İslam ile uyumlu olduğunu söylemeye başladı. Namaz kılarken yüzler artık Kudus’e değil Kabe’ye dönecekti. Bu söylemini inananları etrafına toplayarak bir kez daha deklare etti ve onlarla birlikte Mekke’ye hacca gitmeye ve Kabe’deki tüm törenlere katılmaya karar verdiğini açıkladı.

Bu kararını derhal uygulamaya soktu. Kendisine ölümüne bağlı 1500 kişi ile birlikte Hacca gitmek üzere yola çıktı. Silahsızdılar ve beyazlara bürünmüş kıyafetleri  ileçölde geçerken herkese Mekke'yi kutsamaya hazır olduğunu büyük bir gösteri eşliğinde deklare ediyordu. Mekkeli’ler bu haberi alır almaz kenti korumak amacıyla eli silah tutan herkesi silah altına çağırdılar. Ancak Peygamber Muhammed Mekke yakınlarında Hudeybi’ye denilen yere gelince, Mekkeliler’e “Kabe’de ibadet yapmak dışında bir amaçlarının olmadığını” ileterek, buna rıza gösterilmesini talep etti.

Mekkeliler SuheylİbniAmr kumandanlığında bir ordu ile bu davetsiz misafirleri karşıladı. Müzakereler sonucunda “Hudeybiye Anlaşması” olarak anılan bir saldırmazlık anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Muhammed, Peygamberlik ısrarından vazgeçiyordu. Anlaşma metnine daha önceleri yaptığı gibi “Allah’ın Elçisi Muhammed” olarak değil, Muhammed bin Abdullah (Abdullah oğlu Muhammed) olarak imza atmayı kabul ediyordu. Bundan sonra Mekkeliler'e ait kervanlara herhangi bir saldırı da bulunmayacağını taahhüt ediyordu. Bu anlaşmadan sonra Mekke kent yönetiminin suçlu bulduğu kişileri Müslümanlar koruma altına almayacak, suçluları iade edeceklerdi. Bu duruma karşılık önümüzdeki yıl Müslümanların Kabe’yi tavaf etmelerine ve ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin verilecekti. Taraflar on yıl boyunca birbirlerine saldırmayacaklarını taahhüt ediyorlardı.

 Devam edecek...