ShowcaseImage

       

(Serhat, Ferhat ve Cihan)

Serhat, Ferhat ve Cihan’ın hikayesi Karer’in geçit vermeyen dağ sıralarının eteklerinde başlamıştı. İki kardeş, tam da yılanın midesine girip öldürdüğü tahlisiz Fatma’nın dünyaya geldiği o bölgede doğmuştu.. Çocukları doğarken buruk bir hüzün yaşayan anne ve babalar olur mu hiç? Bizim topraklarda oluyor kardeş.  Çünkü hiç birimiz tasarlanıp planlanarak doğmamıştık.  Hiç birimize altın tepside bir gelecek sunulmamıştı. Hastane ve doktorun olmadığı bir dağ köyünde "kanla, revanla ve sıkıntıyla dünyaya gelmiştik."

Bu üç çocuğun yaşamaya başladığı köyde okul yoktu. Toplum olarak çölün ortasına bıraktığımız bu çocuklardan gül bahçesi bekliyorduk. Okumak için bulunduğu şehre veya başka yere gidecek imkanları olmayan aileler çocuklarını yatılı okula kaydetmişti.. Serhat ve Ferhat iki kardeş, Cihan ise yakın köyün çocuğuydu. Cihan’ın soyadı Kılıçdere,,, İki kardeşin soyadı Kılıçgedik’tir. Serhat ve Ferhat benim kuzenlerimdi.. Köylerine 10 kilometre uzaklıktaki Ilıcalar Yatılı Bölge İlköğretim Okulu'na kaydolmuşlardı. Üçü de sınıflarının gözde öğrencileriydi. Üçü de henüz ilkokul çağındaydı. 7 yaşındaki Serhat Kılıçgedik ve 10 yaşındaki ağabeyi Ferhat, Bingöl’ün Adaklı ilçesine bağlı Darabi, 9 yaşındaki Cihan Kılıçdere ise Pircan köyündendi.. Üçü de ilk defa köylerinden, anne ve babalarından ayrılmıştı. Ders saatleri dışında teneffüste,yemekte, yatakhanede hep bir aradaydılar. Başka da arkadaşları yoktu. Yatılı okul onlar için bir kafesti. Hafta sonları ise özgürlük…

Onların kaderi bir masal gibi yazılmıştı. Bir vardılar, bir yoktular. Yanlış bir zamanda, yanlış bir coğrafyada dünyaya gelmişlerdi. Ölüm ve zulmün kol gezdiği bu topraklarda doğmak ve zamansız ölmek kader olarak yazılmıştı alınlarına. Çünkü hepimiz bu coğrafyanın dilsiz ve yitik çocuklarıydık.

12 Mart 1999.

Serhat, Ferhat ve Cihan annelerini çok özlemişti…Cuma günü bayrak törenini iple çektiler. Dersler biter bitmez, yürüyerek köylerine gideceklerdi. Beklenen an gemişti. Ders bitiş zili çalmıştı. Bayrak törenini de yaptılar. Sonra 2'si kardeş 3 arkadaş, okuldan ayrıldı. Köylerine ulaşacaklar, aileleriyle 2 günlüğüne de olsa hasret giderecek, Pazar günü döneceklerdi. Yaya gidip, yaya döneceklerdi. Buna alışıktılar,daha evvel de gitmişlerdi. Ama bu defa mevsim kıştı…Yolun uzun, karakışın çetin olduğuna aldırmadan çocuk adımlarla yola düştüler.

Serhat, Ferhat ve Cihan 10 kilometre yürüdükten sonra evlerinde olacaklardı.Köylerinde okul olmayan bu üç çocuğun okuması için çile çekmeleri gerekiyordu. Çileye razıydılar. Ama okumanın faturasının ölüm olduğunu nereden bilebilirlerdi?

Bingöl kent merkezine 20 kilometre uzaklıktaki Ilıcalar beldesindeki YİBO’dan saat 15.00 sıralarında ayrılan Serhat, Ferhat ve Cihan, iki saate kadar köylerine ulaşacaklarını umuyorlardı.

Ama olmadı.

Yolu yarılamışlardı...Deşt Yaylası'ndaki Best Köprüsü yakınlarında tipiye yakalandılar. Göz gözü görmüyordu. Yollarını kaybettiler. ‘‘İmdat’’ diye bağırdılar, duyan yoktu.. Kısa sürede yol kardan kapanmış, kar fırtınası gece boyu devam etmiştir.Bu üç çocuğun küçük bedenleri tipiye karşı daha fazla koyamadı. Best Köprüsü'nde donarak öldüler. Gece,elleri ve ayakları buz kesilmiş al yanaklı çocuklara acımamıştı. Köylerdeki aileleri, onları okulda, öğretmenleri de köylerinde biliyordu. 2 gün süreyle arayan, soran olmadı. Günler sonra Bingöl'e giden köylüler, 3 öğrencinin Best Köprüsü'nde donmuş cesetlerini bulunca, korkunç gerçek ortaya çıkmıştı.İki kardeş bir arada sarılmış vaziyette, Cihan ise biraz ötede donarak ölmüştü.

Suç ve Ceza

Üç küçük öğrencinin yaya çıktıkları köy yolunda donarak ölmesi, sadece köyleri Darabi ve Pircan'ı değil, tüm şehri mateme boğmuştu. Karer'in eğitim şehidi Serhat, Ferhat ve Cihan, yapılan otopsiden sonra, hazin bir törenle köylerinde toprağa verildi. Bingöl Valiliği olayda ihmal olup olmadığını ortaya çıkarmak için, soruşturma başlatmıştı. Artık hiç bir çaba, eğitim şehitleri Serhat ve Ferhat kardeşlerle arkadaşları Cihan'ı geri getirmeyecekti…Zaten soruşturma sonucunda hiçbir okul görevlisi idari ceza bile almamıştır. Ancak bu çocukların donarak ölümünden sonra ortaya çıkan iddialar korkunçtu.. Çünkü okul idaresi bu çocukların alevi olduğunu öğrenmiş ve çeşitli defalar kötü muameleye maruz bırakmıştır. Nitekim çocuklar daha önce ayrımcılığa uğradıklarını velilerine anlatmıştır.Anne-babalar okul idaresine durumu anlattıkları halde bir sonuç alamamıştır. Yatılı olmasına rağmen olay günü saat 15.00 de okuldan çıkan öğrencilerin nerede olduğu cenazelerinin bulunduğu güne kadar araştırırılmamıştır. O zaman Radikal gazetesinde köşe yazarı olan Hakkı Devrim ‘i ziyaret etmiş ve bu olayı anlatmıştım. Çocukların ayrımcılığa uğradığını kendisine aktardığımda bana“biz büyükler olmayacak şeyler yüzünden kavga ederiz,bunun cezasını da masum çocuklar çeker” demiş ve bu acı olayı gazetedeki köşesine taşımıştı.

Onlar artık, Bingöl -Adaklı’ya bağlı Karer’mizin eğitim şehitleriydi. Karer’e gidenler Deşt  yaylasının girişinde bir tabela görecekler. İşte o tabela bu üç yavrumuzun donarak öldüğü yeri işaret etmektedir. Artık ateş düştüğü yeri yakmıştır…Çocukların anne ve babaları bu bölgeden her geçişte neler hissettiklerini evladı olan olmayan hiç kimse tahmin bile edemez. Anne-babaların yüreğinde hep kanayan bu acı bu güne kadar katlanarak büyümüştür. Onlar bu çocukları dünyaya çığlıkla getirmişti, çığlıkla uğurladılar. Bıraksalardı,,,büyüselerdi şimdi 27-28 yaşlarında koca adam olmuşlardı..İyi bir iş,iyi bir gelecekleri olmuştu. Sevdaları,hayalleri ve umutları olmuştu. Belki de evlenmiş,çocukları olmuştu. Ama hiçbiri olmadı. Daha hayatlarının baharında göçüp gittiler.Onlara ölüm hiç yakışmamıştı. Üstelik o yaşta ve öyle bir ölüm asla…

Peki bu üç çocuğumuz neden öldü? Sorumlular kimlerdi? İhmal zincirinin hangi halkasında kimler korunmuştu? Bu evrende bir sümüklü böceğin bile yaşama hakkı varken bu çocukların yaşam hakkını kim gasp etmişti.? Ceza vermeyen adalet ve ceza almayan suçlular İlahi Adalete mi havale edilmişti? Kim bilir belki de öyle olmuştu.(!)

Suskunluk...

O gün üç civan susmuştu. Artık kar yağmıyordu. Rüzgâr da susmuştu. Her gün gürül gürül akan Derı Hırran susmuştu.. O gün Annelerin yüreğine kor düşmüştü. Bir tek onlar feryat figan ağlıyordu. Bir de babaların yüreği yangın yeri olmuştu.

Bu üç civan,3 nazlı fidan kendi ülkesinin Kızılderilisiydi daye...Beyaz adam onları koruyamamıştı. Onları devlet değil, devletsizlik öldürmüştü. Üç çocuğun cansız bedenlerini ilk gören köylülerin ifadesine göre elleri, ayakları buz kesmişti. Körpecik bedenleri bahtları gibi kararmıştı. Üçünün de yüzü-gözü mos mordu. Kar, tipi ve rüzgar o minik bedenlere acımamıştı. Oysa onlar günahsızdı. Üçü de masumdu, üçü de paktı. Cenaze namazlarını neden kıldılar bilmiyorum. Herkes neden hakkını helal ediyordu bilmiyorum. Üç talihsiz çocuğun minik bedenleri beyaz kefenlere sarılmıştı.

Öylece toprağa bıraktılar..

Babaları kefenlerin bağını elleriyle çözmeye çalışıyordu.

Neden?, dedim…

-belki melek olur uçarlar!.  dedi...

 

Mustafa KILIÇGEDİK