ShowcaseImage

Anne-kız yer sofrasına oturdular. Her zamanki gibi kahvaltı yapacaklardı. Kahvaltı dediysem biraz zeytin, iki dilim peynir, bolca da ekmek vardı sofrada. Aslında onlar dört kişilik bir aileydi. Ama baba ve oğul sofrada yoktu. Baba hastaydı. Hep yatıyordu. Evoş'un aklı buna yetmiyordu. Bir anlam veremiyordu. Anne, dedi;

-Babam niye yatıyor. Babam çok uyuyor. Babam hiç bu kadar yatmazdı..  Gülo'nun boğazına dizilmişti lokmalar. Gözleri nemlendi. Elindeki çatalı bıraktı. Kıza belli etmemeye çalışıyordu.

-Baban iyileşecek, onun rüyasını gördüm. Baban iyileşecek, Evoş. Sen kahvaltını yap okula git. Baban yataktan kalkacak, o da sofraya gelecek…

Babanın ismi Hüseyin'di...Hüseyin şehre gelirken daha çok küçüktü. 14'ünde ya vardı ya yoktu. Tek başına gelmişti. Daha gelir gelmez bir fabrikaya çırak gitmişti. Hüseyin köyünü özlüyordu. Bir de annesini..  Aç uyuduğu geceler çok oldu. Ama o açlığa dayanıyordu. Her şeye dayanıyordu. Bir tek anne, baba ve kardeşlerinin hasreti ağır geliyordu. Gece olunca daha çok özlüyordu. Daha yatağa girer girmez buram buram memleket soluyordu. Köyde tahtadan yaptığı oyuncak kızağını bile özlemişti. Uykusu kaçınca süt için annelerine koşan kuzuları sayıyordu. O kuzuların yerinde olmak istiyordu. Annesini düşleye düşleye uyuya kalıyordu. Ama aslında uyumuyordu. Hüseyin uykuda annesini sayıklıyordu.

Evoş babasının hep yatakta olmasına bir anlam veremiyordu. "Anne babam hiç bu kadar yatmazdı. Babam hasta. Ya babama bir şey olursa ??‘‘  Böyle durumlarda Gülo hep sessizliğe bürünürdü. En iyisi susmaktı. O, daha çok Ahmet için yanıyordu. Biricik oğlu Ahmet. Zaten ailede en çok sevilen, en asi, en şefkatli, en çok anneci olan Ahmet'ti. Ahmet liseye gidiyordu. Hem okuyor hem çalışıyordu. Okulun en farklı, en renkli simasıydı. Çalışkandı. Bir gün ne olduysa bir kavgaya karışmış. Ahmet' in üstüne gelmişler. Araya almışlar. Annesinin öpmeye kıyamadığı oğlu yerlerde,çamur içinde yüzü gözü kan içinde eve gelmişti. Babası Ahmet'in bu halini görmedi. Baba yatıyordu. En arka odada. Oda hep karanlıktı. Perdeler hep kapalıydı. Baba kimseyi görmüyordu. Ahmet babasının odasına yöneldi. Onu dövenleri şikayet edecekti. Eşkal verecekti. Şunlar şunlar diyecekti. Sonra vazgeçti. Ahmet ne doktora gitti ne de polise. Ama bir sabah polisler geldiler onu aldılar götürdüler. Arkadaşları ona iftira atmışlar. Memleketini, kimliğini, kişiliğini falan soruşturmuşlar. Hedef haline getirmişler. Ahmet farklıydı. Yaşadıkları talihsizlikler olgunlaştırmıştı. Onlar gibi değildi..  Çok fazla gülmezdi. çok fazla konuşmazdı. çok fazla şaka yapmazdı. Ahmet çok çalışkandı.

Gülo, Evoş'a çaktırmadan söyleniyordu. Evimin erkeği diyordu, evimin direği.. biri hasta, biri karakolda. Nedir bu çektiğim.. Iyi gün görmedim. Ne köyde ne şehirde yüzüm hiç gülmedi. Kadın başına ne yapacağız.. Hüseyin iyileşse her bir şeyle başa çıkardı. Bir tek o çalışsaydı, başımızda bir erkek olsa yeterdi.

Onlar dört kişilik bir aileydi. Ahmet karakolda, Evoş okulda, Anne evde, baba yatakta.

Gülo ilk defa kendiyle baş başa kalmıştı. Yine söyleniyordu. Kaderine kızıyordu.Küfür ediyordu. Köye gitse herkes onu hor görecekti. Beceremediler geldiler gerisi geriye diyeceklerdi. İşe girse evin erkeği hasta...Hastane eve göndermiş. Burada yapılacak bir şey yok demişler. Adam arka odada sadece inliyordu. Hiç bir şey istemiyordu. Hüseyin'nin yarası derine düşmüştü. Hüseyin takatsızdı, ecelsizdi, dermansızdı... Gülo başına geldi. Göz göze geldiler. Ama gözleri sap sarı olmuştu. Daha fazla bakamadı karısına. Gözleri yoruldu, kapandı...   

 Gülo hülyalara dalmıştı hasta başında..

-Ah be yiğidim. Sen böyle umutsuz, sen böyle güçsüz, sen böyle biçare yatacak adam mıydın hiç.. Sen ki bu evin direği.. Sen ki kükrediğin zaman yer yerinden oynardı. Keşke iyileşse de bana bağırsa yine.. iyileşse her bir şeyine razıydım. Çocuklar bu yaşta babasız kalmazdı. Bak Ahmet de yok. Mahkemeye çıkaracaklarmış. Ama görüştürmüyorlar. Babası iyi olsa hiç dayanamazdı Ahmet'e.. Sabaha kadar beklerdi karakol kapasında.. Ölürdü de ondan haber almadan eve gelmezdi…

Sonra Gülo kocasının elini tuttu:

-Sana bir şey olursa ben evlenirim. Hakkını helal et. İki çocuk okuyacak...Büyük okullara gidecekler....Çok okuyacaklar. Büyük adam olacaklar... Bizden geçti artık,kendilerini kurtarsınlar yeter… Gülo başını iki elinin arasına aldı. Yatağa dayandı. Kocasını seyre dalmıştı.

Tam o anda kapı çalındı. Gülo'nun yüreği pat pat atıyordu. Kapının deliğinden baktı. Gözlerine inanamadı... Bu Ahmet'ti..

-Bey, bey bak Ahmet'i salmışlar.! Ben biliyordum salacaklar demiştim, benim Ahmedim suçsuzdur.

Ama baba duymuyordu. Zaten Güle onun duymadığını biliyordu.Sevincini paylaşacak kimse olmayınca Güle böyle çığlık çığlığa bağırıyordu.

-Bak Ahmedim gelmiş... Yüreğimin yarısı gelmiş..

Kocaman sarıldılar ana oğul.. Güle Ahmed'i kokluyordu. Ahmet kan ter içindeydi.. Ahmet' in yüzü benzi solmuştu. Ahmed'e kim bilir karakolda ne yaptılar. Ahmet hiç bir şey anlatmıyordu. Güle ocağa çay koydu. Ahmet susuyordu. Baba susuyordu. Güle de susunca uzunca bir sessizlik olmuştu evde. Sesszliği yine kapı zili bozmuştu. Bu defa gelen Evoş tu. Evoş'un biricik ağabeyi gelmişti. Bütün gün okulda o küçük elleriyle silgi ve kalem tutan Evoş ağabeyinin ellerini tutar gibi sınıfta zaman geçirmişti. Bu inanılmaz bir şeydi.! İki kardeşin kucaklaşması onlar için dünyanın en büyük mutluluğuydu. Anne de sarılmıştı. İki kardeş,bir anne ve bir yumruk gibi,el ele,kucak kucağa tam bir mutluluk tablosu oluşmuştu. Mutluluğun resmi bu olsa gerek....

Üçünün de elleri kenetlenmişti... Hiç birisi bırakmadı. Artık mutluluk gözyaşları akıyordu gözlerden. Artık yaşamak daha da kolay olacaktı. Baba hasta olsa da yeri başkaydı. Onun orada, o odada olması bile cesaret veriyordu aileye... Belki de bir mucize olur iyileşirdi. Öyle ya, doktorlar hep doğru söylemezler. Böyle çok örnekler vardı. Ölümcül dedikleri, şu kadar yaşar dedikleri çok insan iyileşmişti.Hüseyin de iyileşecekti... Evde daha iyi bakılıyor diye göndermişlerdi. Yoksa hastanede yatırırlardı. Ocakta çay fokur fokur kaynıyordu. Diğer odada Gülo' nun telefonu çalıyordu. Hiç bir şey umurlarında değildi. Üçü birlikte adeta sevgi yumağı olmuştu. Artık hiç ayrılmayacaklardı.. Artık hiç bir şey onları yıkmayacaktı... Evoş babasını düşündü.

-Keşke babam da aramızda olsa böyle sarılsak...

Çünkü hiç kimse ona babası gibi sarılmamıştı. Kimse annesi gibi kokmamıştı. Evoş'un aklı babasında kalmıştı. Keşke o da görseydi...

Ocakta çay kaynıyordu...Gülo'nun telefonu çalıyordu. Gülo evlatlarını bırakmıyordu.

Evoş bu tabloyu hiç bozmadan onları babasının odasına doğru sürükledi. Babasının bu manzarayı görmesini istiyordu. "Bak baba Ahmet geldi‘‘, diyecekti... ‘‘Seni çok seviyoruz‘‘, diyecekti. Sen hele bir iyileş.. Bizi düşünme biz kendimize bakarız diyecekti.. Babasına sıkı sıkı sarılıp onu da bu güzel tabloya dahil edecekti. Bir de ilk defa dörtlü selfiye çekip internete verecekti. Altına da "mutlu ve umutlu bir aile tablosu" diye yazacaktı...

Gülo çocukların ellerini bırakmak istedi. Mutfağa gidecekti ya da telefona bakacaktı. Evoş annesini bırakmadı.. Babasının odasına doğru çekti.. Üçü birden öylece kapıya dayadılar. Kapı bir anda sonuna kadar açıldı. Hüseyin uyuyordu. Evoş babasına seslendi... Bak baba Ahmet geldi.. Polisler onu salmışlar. Ama bu defa Hüseyin bir başka uyuyordu. Sanki gözleri açık uyuya kalmıştı. Hüseyin ölümle boğuşuyordu.. Gözlerini kapamamıştı. Ailesinin bu mutluluğunu görmek için bekliyordu. Aslında Hüseyin her şeyi duyuyordu. Her şeyi biliyordu. Üçü beraber Hüseyin'e sarıldı. Ahmet hiç ağlamadı. O anda aklına okulu bırakmak, bir an önce büyüyüp babasının boşluğunu doldurmak gelmişti. Gülo kocasının açık kalan gözlerini avucu ile kapattı... Artık sevinç çığlıklarının yerini ölüm sessizliği almıştı.

Ocakta çay kaynıyordu. Gülo'nun telefonu susmuştu. Evoş mutluluğun resmini çekememişti...

Mustafa KILIÇGEDİK

12.03.2018