ShowcaseImage


1971-72 yılları arasıydı.13 yaşındaydım. Babam şehirden radyo getirmişti. İlk defa radyo görmüştük. Küçük bir sandığa benziyordu. Tuşları çok sert ve beyazdı. Çok fazla cızırtı yapıyordu. Ama cızırtısı bile hoşumuza giderdi. O günlerde radyoda dinlediğim iki şeyi hiç unutamadım. Deniz Geçmiş ve arkadaşlarının yaptığı eylemleri veren haberler bir de Erivan radyosunda çalınan kürtçe türküler... Kulak kabartıp dinlerken her defasında çok büyük bir keyif ve heyecan duyardım.

Sonra nedense bizim radyo sustu. Küçük bir sandık gibi öylece duruyordu karşımızda. O bize, biz ona bakardık hain hain.) Hep açılacak diye beklerken bir daha hiç konuşmadı. Cızırtısına bile hasret kaldık. Ya bozulmuştu ya da pilleri bitmişti.
Çocuk aklımla Denizleri merak ediyordum. Onların yaptıkları bana Yaşar Kemal'in İnce Mehmed'ini anımsamıştı. Çünkü taa o zaman babam İnce Mehmed'in hikayesini okumuş bize de anlatmıştı. Deniz ve İnce Mehmed benim masal kahramanlarımdı.O günden sonra solculuk hastalığına yakalandım. Bir daha da toparlanamadım zaten.🙂
Karer'in köylerde Denizler konuşuluyordu.Bir efsane gibi anlatırlardı. Radyomuz bozulduğu için haberin kaynağı artık Şirnan köyüydü. Nedense havadisler hep oradan alınırdı. Çünkü burası daha o zaman bile çok duyarlı ve politize bir köydü. Deniz'leri bir şehir efsanesi gibi anlatırlardı: Deniz "biz askerlere kurşun sıkmayız. Askerlerinizi geri çekin rütbeliler gelsin" demiş. Ya da "müfreze Deniz'lerin dört yanını çevirdiği halde bir yolunu bulup kaçmışlar" şeklinde anlatılırdı. Onlar kimseyi öldürmediler. Amerikalıları kaçıran, 6.cı filoyu denize döken bu romantik gençlerin yaptığı eylemler köylerde bir efsane olmuştu.
Sonra ortaokulu okumak için İstanbul'a geldim. 1972 Mayıs ayıdı. Öğlen vaktiydi. Bereç semtinde bulunan bir fabrikanın önünde işçiler oturuyordu. Üzerlerinde işçi dulumu vardı. Kendi aralarında konuşurlarken duydum. O sabah Denizleri asmışlar. İşçiler üzgündü. Bense masal kahramanlarımı kaybetmiştim. Artık ne İnce Mehed vardı ne de Denizler...Artık ne feodal ağalık düzenine karşı ne de kapitalist sisteme karşı mücadele edecek kahramanlarım yoktu. Yusuf Hayaloğlu'nun dediği gibi: " Artık Deniz çok uzaklardaydı. Dokunuyordu yalnızlık. Geçip gitmiştik,parka ve yürek paramparçaydı. Ve artık yenilmiş ordular kadar yalnızdık"
Ben masal kahramanlarımı kaybetmiştim ama o topraklar bu mayayı almıştı bir kere...O topraklara Denizlerin ve İnce Mehmedlerin tohumu tüşmüştü...O sol damar ve yurtsever yanımız hep var olacaktı. Bunun tanığı Heserbaba dağlarıdır. Deşt yaylasıdır. Zuğur yaylasıdır. O zamanlar bile Zuğur yaylasına "Karer'in Filistini" derlerdi. O yayla hala tarih kokuyor. Her bir yanı yaşanmışlık ve hüzünle doludur. Her bir tarafı buram buram hasret kokar. Yaylanın yıkıntıları arasında Şirnanlı her insanın sandıklar dolusu hatırası var.O yaylada ne güzel insanlar yaşadı. Esprili konuşmaları ve uzlaşma kültürü ile hoşgörü abidesi yaşlı çınarlarımız vardı. Onlar,sevinçlerini ve kavgalarını birlikte yaşadılar. Şimdi artık aramızda olmayan o güzel insanları rahmet ve minnetle anıyoruz.
Mesela: "Mahmud efendi, Zeki ve Selim efendi,Amerikancı, Koço, Romıye Palıvan, Heciye Palıvanan,Hesené Fariz, Hesené derbaz, Apé Xelil, Apé Hüsen, Hesené Riza, Rizayé Şané, Apé İvil. Selimé Şişko, Rizayé Pano, Ağayé Cafiran...
Şirnan'ın emektar kadınlarından mesela: "Güla Derbez,Naza Güri, Amoja Mesiye Xanım(halam), Cema Palıvanan,Amoja Hezime,İlfe, Fata Veli, Zina Amerikanci, Hekime hanım,Güla İskender...ve daha isimlerini bilmediğim nice yiğit,koca yürekli, merhametli kadınlar...bizim kadınlarımız...
Şimdi bir mavzerin çığlığında değil, Zuğur yaylasının yıkıntıları arasında seni aramak vardı. Yüksek kayalarında oturup her yere tepeden bakmak...Kaçak çay demleyip yanık yanık türküler söylemek. Bir yanımda hüzün, bir yanımda hicran...Bir elinde ayna, bir elinde tarak, çeşme başında seni beklemek vardı.
Zuğur yıkılıp yakıldığı halde teslim olmayan,zülme karşı direnen bir kavgadır...Zuğur güldür,gülistandır.Beridir,beritandır. Karer'den esen deli bir rüzgardır.
Darağacında asılan üç fidandır Zuğur...Çağımızın Kerbelâsıdır. Pir Sultan'dır. Dadaloğlu'dur. Şeyh Bedrettin'dir. Zuğur gula çiya'dır. Heserbaba dağları kadar seven, hiç bitmeyen bir sevdadır. Hakife ananın,Fidan ananın, Xemsiya ananın dinmeyen gözyaşlarıdır.
Zuğur bedeldir...Zuğur isyandır.!!
Ancak bu kadar zülfü yâre dokunabildim. Oraların hakkını verecek kadar güçlü bir kaleme,kusursuz bir anlatıma sahip değilim. Keşke o yıkık,dökük, boynu bükük harabelerin dili olsa da konuşsa. Yılmaz Güney olsa filmini çekse...Ahmet Arif şiirini yazsa...Kârerli sanatçılarımız da türküsünü söylese.


.......................................
Mustafa KILIÇGEDİK